|
Bal tutanın parmak yaladığı durumlarda
teşvikler ve "Müşevvikler"
“Vergi Platformu” sitesi yazarlarından sayın
Şenol Kocaer’in” Yatırımlar teşvik edilmeli midir?” başlığı ile açtığı
konuya bir ateş de biz verelim dedik…
Yazar özetle, teşvik olayına taraftar olmadığını, bunun her türlü
istismara açık olduğunu dile getiriyor.
Doğru şüphesiz…
Ancak bu “model”in bizim gibi ülkelerdeki uygulamasına giden yolda bazı
ayrıntılara değinmekte yarar var…
*
Olaya çok genelden bakıldığında, adına “Devlet” dediğimiz çatı
organizasyon her durumda ekonominin gidişatından da sorumlu bir kurum.
Bu işler bir “devlet düzeni” meselesi kabul edildiği için, devlet -ve
daha doğrusu devlet adına hareket eden iktidarlar- her zaman için
“ekonominin refahı ya da selameti teziyle” ekonomide bazı tedbirler alma
hakkını elinde tutuyor.
Ve maalesef, kibarcası “piyasa düzeni” olan yapıda bizim, devletin bu
“koruyuculuğunu” tümüyle reddetme imkânımız yok.
“Düzen” in işleyişi bu baza oturtulunca, tartışılacak konu da ancak; bu
müdahalelerin dozu, gerekliliği, hakkaniyeti ve uygulamadaki sonuçları
ile gündem oluyor.
Ve bütün bunlar için yine çok genel olarak söylenecek olan şu:
Azgelişmiş, eğitimsiz, hukuksuz, kurumsuz olan bütün ülkelerde bu sistem
yani “teşvikler” konusu her türlü tartışmaya, her türlü istismara açık
bir durum.
Yani ne yazık ki olay oldukça “yapısal” ve bu yapı değişmedikçe değişen
fazla bir şey olmayacak.
Nedeni şu:
Az gelişmiş ya da gelişmişlere göre; “henüz gelişmemiş” ekonomilerde,
aynı yapının ürettiği iktidarların her zaman için ekonomide bir şeylere
müdahale “fırsatı” vardır.
“Fırsatı” diyoruz; çünkü “teşvik” iktidarlar açısından bir görevden daha
çok her zaman için “keyifli” bir imkandır.
Öyle ki “teşvik” her zaman hem seçmende hem siyasi kadrolarda büyük
“memnuniyetler” yaratan bir olaydır. Bu sayede “Müşevvikler” yani teşvik
edenler bu tercihleri dolayısıyla -kibarcasıyla- el üstünde tutulurken
ve teşvik görenler daha büyük iş ve kazanç imkanlarına kavuşurlarken
yöre halkı bu şekilde gelen “yatırım”larla bir şekilde kendilerine de
iş-aş bulunacağını düşünerek mutlu olurlar.
Dikkat edilirse, seçimler gibi siyasetin en harman olduğu zamanlarda
yurt gezisine çıkan siyasiler gittikleri yere bu zaman kadar ne kadar
büyük yatırımlar getirdiklerini, oraları ne kadar kolladıklarını anlata
anlata bitiremezler.
Bu teşvikler gerçekten de yerinde ve tarafsızca mıdır?
Haydi değildir demeyelim ama, hayatın içinde bilinir ve gözlemlenir ki;
Her teşvik biraz bölge siyaset ve siyasetçisinin “arzu”” ve
gereksinmeleriyle harekete geçer, her teşvikte birileri bu teşvike
mazhar görülmekte, her teşvik edilen bundan dolayı o müşevviklere minnet
duymak zorundadır.
Ve özetle denir ki: Siyasetin finansmanında her zaman böyle işlere
ihtiyaç vardır.
Başka?
Teşvikler her zaman o teşvik belgelerine geçen projeler de değildir
tabii… Yukarıda sözünü ettiğimiz her türlü “tasarruf” maddi yönüyle hep
teşvik kapsamındadır aslında. Bir bölgeye hiç gerekmediği halde üç-dört
şeritli yollar yapılması, havaalanları kurulması, tüneller açılması,
çeşitli kamu yatırımları yapılması, siyaseten yakın olan belediyelere
verilen destekler ve hatta tarım ürünlerine seçim zamanlarında verilen
yüksek fiyatlar bile…
Yani hükümetlerin bu yönelimlerle yaptığı her türlü abartılı harcamalar
adı böyle konmasa da siyaseten “teşvik”tir.
Ya da “teşvik” çoğu zaman “siyaset”tir.
“Böyle olunca ne oluyor peki?” derseniz, kıt kamu kaynakları kısmen
birilerine ikram edilirken, -hepsi olmasa da- kısmen israf ediliyor
denebilir. Çünkü siyaseten alınan “teşvik kararları” adı üzerinde
“siyaseten”dir ve ekonomiye ne kadar yararlı, refahı ne kadar arttırıcı,
paylaşımının ne kadar tarafsız olduğu her zaman tartışılır.
Vaz mı geçelim teşvikten?
Devletin baş sorumluluklarından biri olduğu kabul edilirse, iktidarların
-adı teşvik ya da başka bir şey olsun- ekonomiye bu tür parasal
müdahalelerini toptan reddetme şansı yoktur. Çünkü “Gelişmiş”
sayılmadıkça, bizim gibi bir ekonomide çarklarının dönmesi, istihdamın
artması, insanların karınlarının doyması gibi çeşitli konularda “devlet
elinin” bu işler müdahale etmesi gereği vardır ve gelişmişlik düzeyine
gelemedikçe iyi ve kötü taraflarıyla bu böyle sürecektir.
Gelelim işin teknik tarafına:
-Bizde “teşvik” konusu, dar tanımıyla bile siyasetin iki dudağı
arasındadır.
Etkili ve sağlıklı çalışan bir “planlama” olmadıkça, verilen her türlü
teşvik “siyaseten görülen lüzum üzerine”dir.
-Verilen parasal teşviklerin -birer kamu harcaması niteliğinde olmaları
dolayısıyla- kuruşu kuruşuna amacına uygun harcanıp harcanmadığı
izlenmeli, tamamı denetim altında tutulmalıdır.
-Teşvikler, sermaye ve yatırım destekleri; “niyetlenilen proje” yerine
“elde edilen sonuca” odaklanmalıdır. Uygulamada ne yazık ki teşviklerin
pek çoğunun birilerini zengin ettiği ama ekonomik sonucun alınamadığı
ortadadır. Bu nedenle girişim niyetinin değil başarılı sonucun teşviki
yani ödüllendirilmesi esas alınmalıdır.
Örneğin et üretimini mi amaçladınız? Besihane kurmaya niyet eden değil,
besili hayvanı getirip devlete teslim eden; fabrika kurmaya niyetlenen
değil, bacasından dumanı tüttüren, malı üreten desteklenmelidir.
Bu finansmanda sıkıntı yaratmaz mı?
Sağlam proje, akıllı yatırım ve düzgün ve güvenilir yönetim; eğer başarı
da devletçe ödüllendirilecekse her zaman sermaye desteğini bulur.
Ve nihayet bunca deneyimden sonra… İşlerin bu kadar rastgeleliği,
teşvikin lütuf haline getirildiği ve hepsinin üzerine de devletin
parasızlığı dolayısıyla “teşvik”in “baştan” değil “sonuçta” elde
edilecek bir hedef olması yani somut başarının teşvik edilmesi yerinde
olur derim.
Bunu, o ürünün dışarıdan alımını kısıtlamakla mı, iyi bir fiyatla alım
garantisi vermekle mi, ihracında farklı kur uygulamakla mı yaparsınız
bilemem ama; galiba bu bal tutanın parmak yaladığı… yatırımcıların değil
teşvikçilerin, yatırımın değil teşvikin itibar gördüğü ekonomilerde bir
gün “gelişene kadar” işi böylece sağlama bağlamaktan başka da çare yok
gibi.
.

|
|